Gülgün Foto

Gülgün Sharafat

Psikolog
HAKKIMDA | TÜM YAZILAR
KOÇ'A BOYNUZU AĞIR GELİR Mİ?

KOÇ’A BOYNUZU AĞIR GELİR Mİ?

PAYLAŞ

“Ben bana ait olan her şeyden ve onların bende yarattığı sorunlardan daha büyüğüm.”

Yıllar önce bir gün, çalıştığım merkeze gönüllü bir yardım kuruluşu aracılığı ile bir anne gelmişti. 12 yaşındaki kızının geceleri hala altını ıslattığından şikayet eden bu anne ilkokul mezunuydu, yoksul bir aileydiler ve, kızı dışında başka çocukları da vardı. Görüşme sırasında kızının başından beri hiç tuvalet eğitimi alamadığını öğrendim, “ne yaptıysam olmadı, her gece sırılsıklam, bazen bir gece içinde 2, 3 kere oluyor, artık büyüdü, kokuyor da her yer” diye yakınıyordu. 40’lı yaşlarını süren bu kadıncağızın neler çektiğini yıpranmış, yorgun yüzüne bakınca hayal etmekte hiç zorlanmadım. Görüşmemizin başında, ilk sorduğum, çocuğun tuvalet eğitimi almasına engel fiziksel bir sorunu olup olmadığı oldu. Anne, yıllar önce doktora gittiklerini ama fiziksel hiçbir sorunun bulunamadığını söyledi. Hatta “daha öncede Psikiyatr ve Psikolog’a gittik, geçmedi bir türlü” dedi. Anne ve çocuk arasında çocuğun sorununu tetikleyecek ya da sürdürmesini sağlayacak anneden kaynaklanan cezalandırıcı davranışlar var mı, diye merak ettim. Eğitim düzeyi düşük anneler çocuklarına kötü davrandıklarında genellikle bunu saklamazlar, bunu eğitimin bir parçası olarak görür ve bundan utanmazlar. Yine de annenin rahatsız olmasını istemediğim için onu anladığımı ve ne yaptıysa kabul edilebileceğinin mesajını vermek için yumuşak bir giriş yaptım. Hayatının bir sürü derdi arasında birde bununla uğraşmanın kim bilir ne kadar zor olduğunu söylediğimde başını sallayıp, sessizce  “haklısınız” dediğini duydum, bu noktada artık bir sonraki cümlenin bir itiraf cümlesi olacağından çok emindim. Suçlanacağını düşünüp kızına yaptıklarını anlatmakta tereddüdü varsa bile, bu hak veren yaklaşımımdan sonra onu suçlamayacağımı fark etmiştir diye düşündüm.  “Herhalde yıllar içinde dayanamayıp,  kızınızı azarladığınız çok olmuştur, hatta dövmüşsünüzdür bile, insan dayanamaz ki, bu ağır yüke” diye devam ettim, bunu söylediğimde durdu,  şaşkın bir ifade ile yüzüme baktı ve şunu söyledi; “Olur mu hiç, olur mu hiç hocam! Koç’a boynuzu ağır gelir mi hiç?”.

İşte bu cümle benim hiç beklemediğim bir cümleydi, daha önce hiç duymadığım bir deyim olduğunu da eklemeliyim, bir an durdum, önyargılarımı altüst eden kadına baktım, o devam etti, “anneyim ben, bir fiske bile vurmadım, bişeycikde demedim çocuk o, çaresiz, çareyi ben arıyorum, size o yüzden geldik” dedi. Benim işimde her gün yeni bir şey öğrenirsiniz, insanların zengin dünyasına misafir olur, sizde o dünyadan zenginleşerek çıkarsınız, yeni bakış açıları, farklı inançlar, farklı öyküler, belki kendinizde pek aşina olmadığınız duygular, bunlar sizi hem şaşırtır, hem zenginleştirir. İşte bu görüşme beni zenginleştiren en önemli görüşmelerimden biri olmuştur. Görüşmenin sonunda annenin bu bakış açısı kararımı belirledi, bu ailenin gelmesine aracılık eden hanıma sorunun psikolojik değil, fizyolojik olduğuna ikna olduğumu söyledim ve çocuğu fiziksel kontrol için doktora götürmelerini önerdim. O da benim gibi şaşkındı, annenin tutumlarının bu sonucu doğurduğundan emindi neredeyse. Önyargılarımızı doğrulamayan yaşantılar bizi şaşırtır, genellikle bu tür yaşantıları yokumsama yoluna gideriz ama bu kez öyle olmadı yapılan ayrıntılı tetkikler çocuğun sorununun fiziksel olduğunu ve doğru bir tıbbi yardımla çözülebileceğini doğruladı.

Bir Psikolog olarak çalıştığım ilk işyeri de  iş yaşamımın geleceğini ve iş etiğimi belirleyen önemli bir mihenk taşıydı, özürlü çocukların (ben onlara “özel çocuklar” demeyi severim) rehabilite edildiği bu merkezde takım ruhunu deneyimlemiş, başarılı uzmanlarla o zaman Türkiye için yeni sayılan bir alanda çalışırken, o anne babaların çocukları için verdikleri mücadeleye, sergiledikleri güce hayran olmuştum. Orada çalıştığım yıllarda çocuklara özel eğitim verirken, bir çocuğa bir çatalı kavramayı öğretmek için aylarca çalıştığımı anımsıyorum,  tuvalet eğitimi verebilmek aylarca süren bir hazırlık dönemini gerektirirdi, gözlem raporu hazırla, uygun ödül ve pekiştirme araçları hazırla, aile tutumlarını belirle, destek kaynaklarını sağla gibi bir sürü adımı önce planlamak sonra uygulamak için aylarca uğraşırdık.

Belki bu deneyim yüzünden ben yaşamda başkalarının doğal kabul ettiği her şeyi bir mucize olarak görürüm, “normal” çocukları koşup oynarken, bedenlerini kullanırken, konuşurken, görürken, duyarken izlediğim her an aslında bir “mucize”ye şahit olduğumu hissederim. Ama sonraki yıllarda bir başka mucizeyi o ebeveynlerin gerçekleştirdiklerini fark ettim. Çünkü bizim uzman olarak yaşamımızın yalnızca bir bölümünü ayırdığımız bu çocuklara onlar bir yaşam veriyorlardı. Bizim yalnızca kısa bir süre rehberlik ettiğimiz bu yolda onlar günlük hayatın zorlamaları yetmezmiş gibi günbegün her adımda çaba göstermek, iğne ile kuyu kazmak zorundaydılar. Bu ailelerin çoğunu gözlemlerken gördüğüm şuydu;  benim hayal bile edemediğim zorluklarla uğraşırken sanki bu güce sahip olmak çok normal bir şeymiş gibi davranıyorlardı. Çoğu kontrolünde olmayan bu gerçekle yüzleşiyor, buna sahip olduklarına göre “bunu çekmek” olarak tanımladıkları her şeyi yapmak zorunda olduklarını kabul ediyor ve gerekeni yapıyorlardı.

Travma uzmanları bu tür insanları “başediciler” olarak tanımlar, yaşadıkları o kadar sıra dışı bir şeydir ki her şeye rağmen iyi ve güçlü kalmayı seçerler. Bu insanları gören birçok insan onların ne kadar da çaresiz olduklarını düşünür belki ama ilginçtir, yaşamın gerçek çaresizlikleri ile yüzleşen bu insanlar hayata karşı onlara acıyarak bakan birçok insandan daha güçlü bir duruş sergilerler.

Çok sevdiğim hocam Psikolog Emre Konuk’un bir sözü vardır; “Arkadaşlar hayatın normal güçlüklerini güçlük olarak görmeyin” der hayatın okumak, çalışmak, evlenmek, ayrılmak gibi normal güçlüklerini “çok büyük bir sorun” olarak gören insanlar için sıklıkla paylaştığım bu söze ben şunu eklerim hep; “Domates taşırken karpuz taşıyormuş gibi davranmamak lazım!”.

Bugün düşündüğümde şunu fark ediyorum, bu olağanüstü insanlar tam tersini yapıyorlar karpuzu domates gibi taşıyorlardı! İşte bana kızının sorunu için gelen ve beni kendine hayran bırakan o annenin de bakış açısı buydu; Anne baba için, çocuk, koç’un boynuzu gibidir, ondan ötede ama ona ait, kocaman gövdesine onlar ağır gelir mi hiç? Sorun varsa çare çocukta değildir, çare anne babadadır, onlarda bulamazsa uzmandadır!

Bu bakış açısı çok temel, çok basit bir bilgiye dayanıyor;
“Ben bana ait olan her şeyden ve onun yarattığı sorunlardan daha büyüğüm!” Bana gelen bu anne “ben anneyim” diyerek ebeveyn rolünün sorumluluklarını üstlenmiş, böylece çocuğuna ait herhangi bir sorunu çözebilme gücünü kendisine vermişti. Sorunu ve çözümü kendine ait gören bir insandan daha baş edici, daha güçlü, ne olabilir ki? 12 yıldır her gün yükünü taşıdığı böyle bir sorun için hala  “Bu benim sorunum, çünkü ben anneyim” diye düşünen bir annenin bu sorun yüzünden çocuğunu cezalandırarak sorunu yaratan, besleyen ya da sürdüren davranışlar içinde olacağına o gün, işte bu yüzden inanmadım.

Çoğumuz sorunlarımızı anlatırken  “bu sorun bana ait” demeye korkarız, çünkü tıpkı bir çocuk gibi suçluluk duyarız bu sorunu yaratmış olmaktan, bu soruna sahip olmaktan, bundan utanır, sıkılır, öfkelenir, rahatsızlık duyarız. Suçluluk öfkenin ikizidir, öfke ise suçluluğun altında yatan çaresizliğin ifadesidir.  Şöyle bir düşünün, çevrenizde ne kadar çok insanın sorunlarını anlatmaktan, paylaşmaktan ya da onlarla yüzleşmekten kaçındığını fark edeceksiniz. “Bal gibi de biliyor canım” deriz “ama işine gelmiyor söylemek”. İşimize gelmeyen tarafı budur işte, içimizde bir yerlerde o sorunu yaratanın biz olduğuna inanırız. Suçluluk, çaresizlik ve öfkeye ilişkin ilk kalıplarımız çocukluğumuzda hissettiklerimizle oluşur. Küçük bir çocukken kendimizi görmek için kullandığımız tek ayna anne babamızın yüzüdür, o yüzlerdeki ifadeye bakar, kim olduğumuza karar veririz, eğer o yüzde endişe varsa nedeninin biz olduğuna inanırız, korku varsa yine “nedeni benim”, “bende başkalarını korkutan bir şey var” , öfke varsa “ben kötüyüm de ondan”.

Çocuklarla çalışan uzmanlar buna “egosentrik, benmerkezci” bakış açısı derler, çocuk diğer insanların kendi varoluşundan bağımsız  varlıklar olduğunun farkında değildir, kendini her şeyin merkezi olarak görür. Onun dünyasında her şey “o” olduğu için vardır ve nedeni o’dur. Bir diğer deyişle o kendini neredeyse tanrısal bir bakış açısı ile “yaratan” olarak görür ama bu büyüsel dünyayı kendi istediği gibi değiştirmek için gereken asıl tanrısal güçten, yani akıl ve iradeden yoksun olduğu için hissettiği çaresizlikten nasıl kurtulabileceğini bilemez. Yalnızca derin bir suçluluk ve öfke hissetmektedir. Kendi yarattığını düşündüğü bu dünyadan çıkacak ya da bu yaratıyı bozacak bir bilgiye sahip olmayışı onu güçsüzleştirir, bir kurban haline getirir.

Yıllar boyunca verdiğim seminerlerde bu bilgileri paylaşırken oğlumla ilgili tekrarladığım bir örnek hafızama kazınmıştır. Sıcak bir yaz günü yorucu bir iş gününün ardından eve geldiğimde 8 yaşında ki oğlum, balkonda babası ile ders çalışıyordu. Ben birkaç saat sonra yemeğe gelecek misafirlere bir şeyler hazırlama derdinde mutfakta hummalı bir çalışma içinde iken birkaç kere yanıma gelip “beni sen çalıştır” dedi, birkaç tatlı sözle geçiştirdim ilk denemelerini, bir süre sonra tekrar geldiğinde , “ama yeter artık” diye öyle bir döndüm ki, şöyle bir durdu, yüzüme dikkatle baktı ve “iğrencim değil mi” dedikten sonra koşarak babasının yanına gitti. O gün, o yorgunluk ve “çaresiz ev kadınlığı” halimde aklımdan geçen cümleler arasında   “bıktım artık” cümlesi olduğuna çok eminim, o gün aslında hayattan iğrendiğini düşünen bendim. Oğlumun o yorgunluk ve bıkkınlık ifadesini kendi çocuk dünyasında, benmerkezci bakış açısısı ile yüzümü bir ayna gibi kullanıp “bu benim ” diye yorumlamasına bu yüzden hiç şaşırmadım. Çocukluğumuzun bu benmerkezci bakış açısı o yıllara ait bir anı olarak kalsa ne güzel olurdu ama kalmıyor, yetişkin olarak bir sorun yaşadığımızda hala o büyüsel dünyaya geriliyoruz.

Ebeveyn olarak çocuğumuzla yaşadığımız her sorunun yaratıcısı olarak kendimizi görüp, kendi çocukluğumuza geriliyor, tıpkı o yıllarda olduğu gibi  suçluluk, çaresizlik ve öfke döngüsü içinde kıvranıyoruz. Oysa çocukluk yıllarımızdan farklı olarak akıl ve irade sahibi bir yetişkiniz,  çocukluk yıllarımızda sahip olmadığımız bir özelliğe sahibiz;  Yetişkinler olarak akıl ve iradenin verdiği güçten doğan bir yaratma ve bozabilme gücümüz var!

Yetişkinler olarak yaşadığımız bu dünyada “çaresiz bir kuzucuk” olmaktan öteye geçebilmek için en çok ihtiyaç duyduğumuz şey o anne ya da milyonlarca baş edici özel çocuk ebeveynlerinin yaptığı gibi bu gücümüzü  “artık bir “Koç” olduğumuzu“ kendimize anımsatmak olmalı. “Bu sorunun sahibi benim, o bana ait ve ben ondan daha büyüğüm.” Ancak o zaman sorunu bizim yaratmadığımızı farkediyoruz onun yerine sorunun bize ait olduğunu bilerek suçluluk, çaresizlik, öfke döngüsünden kurtulup yalnızca yetişkinlerin sahip olabildiği sorumluluk duygusu ile çözüm yaratmaya, başetmeye odaklanabiliyoruz. Ancak o zaman, domatesi domates, karpuzu karpuz gibi taşıyabiliyoruz, ancak o zaman yaşadıklarımızı hayatın normal güçlükleri olarak görüp, kurban psikolojisinden sıyrılıyoruz.

Sevgiyle hep…

Psikolog Gülgün Sharafat!