Banu Foto-03

Banu Başkaya

Yazar
HAKKIMDA | TÜM YAZILAR
GALATA MEVLEVİHANESİ VE HOŞGÖRÜ

GALATA MEVLEVİHANESİ VE HOŞGÖRÜ

PAYLAŞ
GALATA MEVLEVİHANESİ VE HOŞGÖRÜ

İSTANBUL GALATA MEVLEVİHANESİ VE HOŞGÖRÜ ÜZERİNE KÜÇÜK BİR ÖYKÜ…

  • -İçeri girmek ister misiniz?
  • -Teşekkürler.
  • -İşiniz var sanırım
  • -Aslında var . Ama …
  • -Ama merak da ediyorsunuz
  • -Nereden anladınız?
  • -Hislerim kuvvetlidir
  • -Ne zamandır gelmeyi istiyordum buraya. Çok duymuştum da bir türlü fırsat olmadı.
  • -O halde bu tereddütünüz niye?

 “Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir”

 Bir gün önce

Sabahın ilk ışıklarıyla düşmüştüm yola. İstanbul malum. Yol uzun. Trafik keşmekeş.

Uyur uyanık, metro istasyonunun otoparkındaki son bir araçlık yere zar zor da olsa arabamı park etmiştim ki Melahat’in sesiyle kendime geldim. Rahatına düşkünlüğünden metroya binmek istemiyordu her zamanki gibi. Ayakları ağrıyormuş da, kaç kilometre yürüyormuşum farkında mıymışım da? Ne varmış karşıya sakin sakin arabayla geçseymişiz de.

“Söylenip durma” dedim. “Bu saatte köprü trafiği nasıldır biliyor musun sen? Konuşmayı bırak da hızlan biraz, senin yüzünden geç kalacağım”

Kulağımda mutsuz Melahat’in sesi, yürüyen merdivenlerin basamaklarından inerken insanları inceliyorum teker teker. Herkes bir yere yetişme derdinde. Yüzler asık, yüzler ifadesiz, duygusuz.

“Adeta bir fabrikanın seri üretim bandı gibi” diyor Melahat. “Mekanik insanlar ordusu”

“Haklısın” diye onaylıyorum onu. “Bu şehrin temposu insanı maalesef bu hale getiriyor.”

 

“Her insan bize başka bir ayna tutar. Ve biz her farklı aynada başka bir yönümüzü görürüz”

 

  • -Burada mı çalışıyorsunuz?
  • -Daha çok yaşıyorum da diyebiliriz. Hep buradayım. Bu arada içeri geliyor musunuz yoksa sohbetimize kapıda mı devam edeceğiz?

İstanbul’un o karmaşasından uzaklaşıp, huzuru iliklerime kadar hissettiğim yerdeyim. Beyoğlu Galip Dede Caddesi üzerindeki Galata Mevlevihanesi Müzesinde.

GALATA MEVLEVİHANESİ VE HOŞGÖRÜ
GALATA MEVLEVİHANESİ VE HOŞGÖRÜ

Ağır ağır Cümle Kapısından giriyorum içeri. Solumda Halit Efendi türbesi, sağımda Osmanlı’da tek örnek olan sebiül kitap. (Altta sebil üst katta kütüphane )Dar yoldan yürüyorum usulca. Sessizliği içime çekiyorum. Huzur dedikleri bu mu yoksa?

  • -Şu aralar araştırdığınız bir konu var mı?
  • -Efendim?
  • -Edebiyatla ve tarihle ilgilendiğinizi biliyorum.
  • -Beni tanıyor musunuz?
  • -Tarihi yapıları ve yaşanmış öyküleri günümüz bakış açısıyla yazıyorsunuz. Lale zamanı, Galata Kulesi, Mihrimah ile Mimar Sinan, ha bir de kız kulesi yazılarınızı okumuştum.
  • -Çok şaşkınım şu an. İtiraf etmeliyim biraz da tedirgin oldum.
  • -Şaşırmanızı anlıyorum.
  • -Burada olma nedenimi düşünmeye başladım.
  • -Sabırlı olun. Yaşadığımız her şeyin bir sebebi olduğunu unutmayın.

Tıklım tıkış trene binmeye çalışan insan kalabalığının arasında zar zor atıyorum kendimi içeri. Herkes gibi ben de yanımdakileri biraz iteleyerek yer açıyorum kendime. İğne atsam yere düşmeyecek. Melahat hiç durmadan söyleniyor. Ben oralı olmuyorum. Tren hareket ediyor.

Zaman akmıyor sanki koşuyor bu şehirde. “Gelecek istasyon Acıbadem” anonsuyla birlikte tren sert bir fren yapınca düşüyorum kızın üzerine.

  • -“Dikkat etsene”
  • -“Çok affedersiniz. Fren yapınca tutunamadım”
  • -“Zaten canım burnumda”
  • -“Dedim ya isteyerek olmadı.”

Elimde değil ki o kadar insanın arasında dengede kalamadım, düştüm. Hem insan isteyerek birinin üzerine düşer mi? Hayır düşsem ne olur yani? Bu kadar tepki vermek de ne?“Kaba şey” dedi Melahat. “Canı burnundaymış. Yüzünde meymenet kalmamış. Belli ki dün geceden kalmış bu. Kim bilir nerde söndürdü feneri. Ayılamamış daha”

  • Solda Hamuşan adı verilen Mevlevi mezarlığı görüyorsunuz. Hamuşan sessizler evi demek. Buradaki ölülere ölü değil sessizler deniyor. Ölüm Mevlevilerce “Dostun, dosta kavuşması, vuslata engel olan gömleğin çıkarılması ve bir ülkeden bir ülkeye göç demektir”. Yani ölüm günü vuslat günüdür.
  • Sema gösterilerinin de temelinde yatan düşünce bu sanırım
  • Ölüm günü yani Vuslat gününde ney çalmak, semâ etmek ve eğlenmek gerekir. Bu düşünce Mevlâna’dan sonra daha rağbet görmüş, cenazeler ney, tef ve kudüm sesleri eştiğinde götürülmeye ve semâ edilerek gömülmeye başlanmış.

  • -“Ölmek üzereyim. Leş gibi kokuyor”
  • -“Anlamadım”
  • -“Bu koku diyorum. Duymuyor musun? Burnumun direğini kırıldı. Olmaz ki canım. Bizim insanımız pis hep diyorum sana”

Ensemde orta yaşlarda bir adam.  Üstü başı perişan. Sabah sabah dayanılacak gibi değil. Midem bulanıyor.

“Söz de Müslüman milletiz. Bir de temizlik ibadettir derler. İnsan bu kadar pis nasıl karışır insan içine. Hiç mi utanmaz. Hiç mi yıkanmaz”diyor Melahat. Adam duyar da utanır diye sesini yükselterek “nefes alamıyorum burada” diyerek insanları yara yara kapıya doğru ilerliyor.

  • -Bildiğim kadarıyla edebiyat okuyorsunuz değil mi?
  • -Benim hakkımda epeyce şey biliyorsunuz.
  • -Siz gelmeden biraz araştırdım sizi.
  • -Geleceğimi nerden biliyordunuz?
  • -Anlatacağım
  • -Güzel Sanatlar okudum aslında. Şu an da Edebiyat fakültesindeyim.
  • -Mevlevihanelerin güzel sanatlar akademisi olduğunu biliyor muydunuz peki? Galata mevlevihanesi edebiyat ağırlıklı eğitim vermek için kurulmuş bir müessese.
  • -Ne tesadüfün değil mi? Sahi tesadüf diye bir şey var mı?
  • -İslam felsefesine göre, “İnsan, geçici bir süre için tesadüfen yeryüzünde ortaya çıkmış bir varlık değildir. Her şeye gücü yeten ve mükemmel olan Tanrı onu kendi imgesine göre yaratmıştır. Tanrı onu özgür, yani Tanrı’ya yönelme, Tanrı’nın örneği olduğu ruhsal mükemmelliğe yaklaşma veya bunun tersine, isteyerek Tanrı’dan yüz çevirme gücüne sahip olarak yaratmıştır. Tanrı onu ölümsüz yaratmış, ona yeryüzündeki kısa kalışının hazırlayıcı bir “sınav” olacağı ruhsal bir gelecek vaat etmiştir.

Gelin avluya doğru yürüyelim. Bakın burası şeyhler türbesi. Divan edebiyatının ünlü şairleriden Şeyh Galib ve matbaayı bulan İbrahim Müteferrikanın da türbesi burada.

Tren bir sonraki istasyonda durduğunda bir grup insan hoyratça birilerini iterek iniyor. Yeni binenler hızla kendine tutunacak bir yer bulmaya çalışıyor. Uğultu, hengame, bağırışlar, gülüşmeler… Birbirine karışan ekşimsi, baharatımsı, ter ve onu bastıran türlü türlü parfüm kokusu…

İnsanları inceliyorum. Bir kadın yanında duran kulaklıkla son ses müzik dinleyen gence söyleniyor. Bir başkası sarışın mini etekli güzel kadını kinayeli bakışlarla süzüyor. Bir adam sırt çantalı, saçı sakalı birbirine karışmış genci yanındakine göstererek. “Bu canlı bomba olmasın sakın” diye yaftalıyor.

Trenin camına yansıyan yüzüme bakıyorum. İnsanlar var yüzümde.

  • -İstanbul’u seviyorum. Tarihin mucizelerini hala içinde barındırıyor bu şehir bence.
  • -Bence de. O mucizeler sayesinde rağmen dokusunu korumayı beceriyor. Hem de onca yaşanan felaketlere rağmen. Mesela burası 1491 yılında kurulmuş. İstanbul’un ilk mevlevihanesi.
  • -Çok saçma gelebilir ama size bir şey sormak istiyorum. -Buraya adım attığımdan beri neden buradayım diye soruyorum kendime.
  • -Haklısınız belki de artık söylemem gerekiyor değil mi? -Hoşgörü için sadece sevgi ve hoşgörü için.
  • -Anlamadım
  • -Şöyle anlatayım o zaman. Siz ve sizin gibi yargılardan uzak yaşadığını düşünen insanlara ayna tutmak için buradasınız.
  • -Biraz daha açar mısınız?
  • -Son zamanlarda  siz de dahil hoşgörülerini yitirmiş durumda insanlar. Kendilerinden olmayan bir başkasını çok kolay yargılayıp infaz edebiliyorlar. Oysa yaratılanı severim yaradandan ötürü diye bir söz vardır değil mi?

Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin

Çevremdeki her şey hızla değişiyor burada. İnsanlar, duygular, düşünceler, her şey alabildiğine hızlı.

Bir sonraki istasyonda siyah çarşaflı bir kadın inmek için iteliyor beni. Öne geçip kapıya doğru yürüyor. Yakasında Atatürk rozeti taşıyan bir kadın “Saygısız. Sinir oluyorum. Bunlar yüzünden geldik bu duruma. Atamın kemikleri sızlıyor kemikleri ”  diyerek yanındaki kadına dönüp başlıyor konuşmaya. Kadının konuşmalarından rahatsız olan farklı düşüncede bir başkası ona ağır sözlerle cevap veriyor. Nedir bu düşmanlık ?

Sabah. Kör karanlık. Tahammül yok. Herkes barut fıçısı.

Ne zaman böyle hoşgörüsüz olduk biz ?

Mevlevihanenin orta meydanına geliyoruz. Tam karşımda semahane duruyor. Önden iki katlı arkadan üç katlı görünen bir bina burası. Giriş kısmında sema alanı var. Burada hafta sonları sema gösterileri düzenlendiğini öğreniyorum. Adile sultan şadırvanı ve yanında kitabesinin hemen yanında çamaşırhane ve matbah-i şerif’in bunduğu alanda yürümeye devam ediyoruz. Kalabalık insan grubundan yükselen sese doğru yöneliyorum.

  • -Ne kadar kalabalık.
  • -Onlar da sizi bekliyordu.
  • -Beni mi niye?
  • -Bakın bakalım tanıyabilecek misiniz onları?
  • -Gözlerime inanamıyorum. Nasıl olur? Bunlar metroda gördüğüm insanlar. Genç kız, orta yaşlı adam, siyah çarşaflı kadın, yüzler asık, mutsuz insanlar, dedikodu yapanlar, sırt çantalı genç adam, mini etekli sarışın kadın… Deliriyor muyum ne? Hepsinin burda ne işi var?
  • -Elbette delirmiyorsunuz. Bu insanlar size ayna tutmak için buradalar. Siz durmadan hoşgörüden söz ediyorsunuz ancak bu insanlar için ne çok yargılama yaptığınızın farkında mısınız? İnsanlara ön yargılı yaklaşmaya o kadar alışmışsınız ki. Hoşgörümüz azalınca hemen farklı biri oluyoruz. Mesela şu genç kız. Aslında bir bütün gece hastanede annesinin başındaydı. Sabah da hasta annesini yalnız bırakmanın sıkıntısıyla işe gidiyordu. Uyumamıştı. Siz onu dış görünüşüyle, agresifliğiyle değerlendirdiniz. “Feneri nerede söndürdü kimbilir dün gece”dediniz. Leş gibi kokuyor dediğiniz orta yaşlı adam da bir inşaat işçisi. Lağım temizlettiler ona bütün bir gece. İnanın o da istemezdi o halde insan içine karışmayı. Siyah çarşaflı kadın İran’lı. Siyah çarşaf onun yaşam tarzı. Üstelik Türk ya da başka bir milletten de Sırf çarşaf giyiyor diye onun insanlığını sorguladınız? Ona tepki verende dinine laf uzatanlara haddini bildirdi kendince ama o da biliyordu aslında tepki verdiğinin Atatürk olmadığını. İkisi de tahammülsüzlüğü gösterdi bize bir kez daha. Sırt çantalı genç, canlı bomba değil bu arada. Gece yurda geç kaldığı için içeri alınmayan ve sokakta yatmak zorunda kalan bir üniversite öğrencisi. Devam etmemi ister misin?

“Hakiki Sufi öyle biridir ki, başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sufi kusur görmez. Kusur örter”

  • -Hayır. Yeterince anladım. Çok üzgünüm…
  • -Üzülmeyin. Siz sadece bir aracısınız. İnsanlara hoşgörüyü, insanlığı, sevgiyi hatırlatmak için sadece bir elçi belki de. Bu yazıyı okuyunca herkes kendisine dönüp baksın, sorgulasın diye yaşadınız bütün bunları. Aslında eleştirdikleri herkesin kendinde olan bir parça. Tabi farkedebilirlerse.
  • -Kimsiniz siz?
  • -Belki Şems, belki Mevlana ya da belki isimsiz dervişlerden biri. Kim olduğumun ne önemi var ki?

“Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

 Yüzünü güneşe dönen gölge görmez…….
Güneşi görmek istiyorsan gölgeden çık…

Yazarın notu: Kalın italik harflerle kalın olarak yazılmış sözler Şems Tebriz-i’nin 40 kuralından alınmıştır.

Hoşgörü ve sevgi dolu bir dünya için….

 http://www.galatamevlevihanesimuzesi.gov.tr/